Bakır kablodaki sesin hala yüreğimde
Graham Bell gibi her “alo*” da duymaya çalışıyorum seni
Belki onun kadar acı çekmiyorumdur
Adem ve Havva kadar da mutsuz değilimdir
Cenneti dışarıdan gördüm çünkü
* alo: Allessandra Lolita Oswaldo
Kısa bir zaman öncesine kadar başlarına bağladıkları türbana, vebalı bir bez parçası gözüyle bakıyordum. Çarşaflı kadınların saçlarını örten türbana Avrupalı olmayışımızın tek müsebbibi olarak görüyor ve türbancıları keskin bakışlarla amaçlarından – artık neydiyse amaçları– vazgeçirmeye çalışıyordum. Üsküdar Kısıklı Mahallesi’ nde geçirdiğim 1 ay süresince de karışık duygular içersindeydim. Bir taraftan namaz sonraları bana selam veren yaşlı amcaların cömertliği, öte yandan kediler için ortasından kesip içini su doldurduğum pet şişelerin sürekli çöpe atılması beni şaşırtıyordu. Bu insanlar hangisiydi? Kedilerin suyunu ve pilavını sürekli çöpe atan apartman yöneticisinin asistanı olan teyze kedilerin mikroplu olduğunu, çocukların da onlara dokunduğunu söylüyordu. Bu kabul edebileceğim bir şey değildi, neyse ki, toprağı eşeleyip bahçedeki biberlerine zarar verdiklerini söyleyince az da olsa kendime hakim olabildim. Başbakanın dediği gibi hepi topu 1 m2 lik bu türbanı, hayatlarımızın bu kadar merkezine koymamız şaşırttı beni.
Taşınma zamanı geldi, yeni mekânım Avcılar olacaktı. Sabahları yaptığım şınav ve mekikler olmasa, taşıyacağım yük bana illallah dedirtirdi. Neyse ki metrobüse kadar her şey yolunda gitti. Ütü masası, Ernst & Young sırt çantası, bavul ve takım elbisemden oluşan portföyüm! meraklı bakışların hedefi olsa da, ben sıradan olmayan bir durum yokmuş gibi davrandım. Metrobüsteki güvenlik görevlisiyse, araçlarda yük değil insan taşındığını söyleyince bayağı bir dil dökmek zorunda kaldım. Sağduyulu bir Türk genci, belli ki benimle empati kurdu, benim adıma görevlilerle konuşmaya başladı. Önce amir, sonra da denetim amiriyle konuştuktan ve başka seçeneğim olmadığını söyledikten sonra, metrobüse zarar vermemem tembihlenerek ücretimi ödemem sonrasında içeri alınmam uygun görüldü. O anda, bazı bakışların üzerime çevrilmesi anında, kendimi cumhur recep-tionına alınmayan sözüm ona cahil kadınlar gibi hissettim. Merdivenleri güç bela çıkıp metrobüse ulaşmaya çalışıyordum ki, Uzakdoğulu genç bir adam bavulumu bir ucundan tutmayı önerdi tüm güler yüzü ve samimiyetiyle. Arkasından baktım adamın belki bir iki saniye, gitarı vardı, insancıl tarafı vardı belli. Merdivenlerin sonuna varınca dinlenme ihtiyacı duydum, ta ki “Yolda bekleme yapma” deyinceye kadar bir Türk genci. O an şu ana kadar içimde biriken tüm nefreti kusmak istedim o adama, ama taşımam gereken yüklerim vardı, ve Şükrübey durağında bekleyen bir arkadaşım.
Bunu günlüğüme de yazdım, metrobüste Emachine le ayrı dünyalarda yaşamış olduğumu, ayrı dünyalarda yaşadığımı, ve ütü masamla göz göze geldikten sonra ayrı dünyalarda yaşayacağımı fark ettim. Tepki veya isyan değil hayır, ama bir kabul etme, sindirme duygusu kapladı içimi. Artık biliyordum ki, içtiğimiz sudan güldüğümüz şeylere, giyilen çoraptan telefon faturasına kadar akla gelebilecek her şeyimiz farklıydı onunla. Sadece rahatlama hissettim, durgunlaştım bir süre, beklentilerim ve hayallerim arasındaki makas kapandı bir miktar ve huzurla karışık bir kırgınlık duygusu kapladı içimi. Artık onun dünyasına bakıyorum uzaktan görebileceğim ve seçebileceğim kadarıyla, kendi dünyamı güzelleştirmeye çalışıyorum, yörüngelerimiz de farklı olsa da belki geçerken bir selam veririm diyorum görüş alanıma girerse. Sevmek değil karşılığı, çünkü her sevgide bir karşılık beklentisi vardır, benimki daha çok saygı ve şükür. Şükrediyorum ki onun dünyasını gördüm bir süre, ve benimle aynı dünyada yaşayan veya benim dünyamı ziyaret eden birileri hala var.
Araba altlarında oradan belki de hiç geçmeyecek fareleri veya kuşları bekleme durumuna geçen, bazen de insanlardan kaçmak için oraya sığınan ürkek kediler var mahallemde. Ama iş yemek aramaya geldiğinde hiç de o kadar ürkek olmuyorlar. Sanki çöp tenekesinde parlak gümüş balıkları, yumuşak tüylü bıldırcınlar varmışçasına, ziyafet öncesi konuklarını karşılayan soylu insanlar kadar mağrur yürüyor çöp konteynırının kenarlarında. Hiç şikâyetçi değil niye beni seven bir apartman sakini yok diye, o gün payına ne düşmüşse yiyecek, hiçbir şey bulamasa ot yer ne var yani. İşte ben böyle kedilere aşık oluyorum, bana göre dünyanın efendisi gibiler. Dünyadaki tüm fareleri tek bir miyavla tek sıra halinde dizecek gücü varmışçasına özgüven sahibi, ama gerçekte her an gözünü kamaştıran far nedeniyle ezilme ihtimali olan bu kediyi sevmeyim de ne yapayım. Acizlik zarafete dönüştürülünce muktedir yapıyor zarafet sahibini.
Dişimdeki iltihabı azaltmak, mümkünse bitirmek için gitmiştim florence nightingale e. Antibiyotiği iğne olarak alacaktım ve yumuşak muzip küfürler ediyordum kaderime aslında şanslı olduğumun bilincinde. Tam o sırada, nefes alamadığını söyleyen bir kadını yanaştırdı 40 lı yaşlarının başındaki bir görevli aşınmaya yüz tutmuş merhamet duygusuyla. Kadın sürekli söyleniyordu, iki yıldır nefes alamadığını söylüyordu sık sık. Uzun süre bakmadım kadına, çünkü ses tonu kaygı verici değildi. Günlük konuşma diline yakındı sanki konuştukları, havaların soğumasıyla hastalanmaktan yakınan birininki gibi. Bir süre sonra kalbinin ön damarlarının tıkalı olduğunu ve acilen ameliyata alınması gerektiğini de sakin ama güçlükle söyleyince acildeki hemşireye, birazdan aramızdaki perdeler çekilinceye kadar yandaki yatağa yöneldi bakışlarım. Çok şişman olmasa da gövdesinin büyük bir kısmı karın bölgesinde toplanmıştı kadının, genç sayılırdı, en çok 35 ti yaşı dikkatle bakınca yüz çizgilerine. İrkildim kadının her ifadesiyle, İstinye Devlet Hastanesi’ nden geldiğini ve buraya yollandığını söyledi kadın. Yanında yöresinde kimsecikleri de yoktu, refakat etmeye fırsat bulamamıştı yakınları durumun aciliyetinden belki de. Daha kötümser bir ihtimalle, ona eşlik edebilecek kimsesi yoktu, kim bilir. Anjiyo için kasıktan iğne yapacağını söyledi hemşire bir yandan perdeleri çekerken yatağın 3 yanını kapatacak şekilde. Kadın külotlu çorap giydiğini söyledi anlayışlı bir cevap bekleyerek. Sırtüstü uzanmıştı ama vücudunu düz tutamıyordu, rahat değildi, iki büklüm nefes almaya çalışıyordu anlaşılan. O anda kalbindeki sorunun ciddiyetinden çok nefes almaya konsantre olmuştu, tek istediği nefes almaktı o anda. Nefes alsın, gerisi önemli değildi, kalbine ne olursa olsundu, gerekirse kalbinin yerine pompa taksınlardı ama yeter ki nefes alsındı. Bunu hissettim kadına bakarken. Üzerine yüklenen ağırlığı ve hastalığın büyük kısmını peşinen kabul ediyordu, tek isteği daha fazla yük almamaktı üzerine. Azrail orda olsa, belki ömründen 15 sene verirdi pürüzsüz ve periyodik nefesler karşılığında. Sonra hemşire geldi, iğnemi yaptı ve ben kalbimin bir kısmını orada bırakarak ama oradan çıkmak isteyerek de bir an önce, yapı kredi sigorta kapsamında olduğumu söyledim diğer hemşireye. Çocukken bademcik için aldığım penisilin iğneleri ağrı eşiğimi yükseltmişti, bu yüzden hiçbir şey hissetmedim pamuktaki ispirtonun buharlaşması haricinde.
Teknoloji hayatımızı söyle kolaylaştıracak, böyle kolaylaştıracak, öyle konforlu olacak ki hayatımız. Hepsi palavra. Yalan dünyasında yaşıyoruz, yüz yüze konuşmadıkça daha da yalan oluyor hayatımız. Şu ana kadar teknolojinin sınavlarda print almak dışında bir faydasını görmedim. İnternetten yaptığım işlemlerin çoğunluğu da ya okul için gereken şeylerdi, ya bürokrasiyle ilgili şeyler. Ne internetten okuduğum gazeteden tat aldığımı hatırlıyorum, ne de internetten biriyle gerçekten insani bir muhabbet ettiğimi. Yaptığım bütün chatler sonlanınca bir eksiklik duygusu kaplıyordu beni. Sanki çok saçma bir şey yapmışım gibi. Lanet olası rezil interneti o kadar övüyor ki günümüz toplumu, yok geleceğin mesleğiymiş de, yok ilerde insanların yerini robotlar alacakmış da. Bu lanet olası facebook’ tan da nefret etmiştim zaten. İnsanların birbirine saçma sapan yellenme vidyolari gönderdiği saçma sapan bir platform işte. Linkedin de sözde networking içinmiş. Bir de tam tersi amaca hizmet ettikleri halde, insanları birbirine bağlayan şeyler gibisinden sözler söylemiyorlar mı, işte çıldırıyorum o zaman. Telefona bir nebze tahammül edebilirim, ama şu rezil olasıca mail kutuları, forumdan bozma vidyolu facebookvari siteler midemi bulandırıyor artık. Yüzü sivilcelerle kaplı, ve sivilceleri sıkılmadan sızıntı yapan “face” de book var giriyor herkeş. Linkedin’ deki arkadaşım ona lanet olası işimi telefonda da söylemiş olmama rağmen nerde çalıştığımı bilmiyor ve belki yirminci kez bana soruyordu. Bu interneti çıkaran rezil insanlar, mucit denilen o insandan bozma yaratıklar internetin sonsuz boşluğuna düşseler ve kimse onları bulamasa keşke. Zaten oldum olası bilgisayar mühendislerini sevmem, soğuk olurlar genelde bilgisayarlarla haşır neşir olmaktan. Şu lanet olası gmail hesabımı kapatabilsem keşke, telefon dahil hiçbir araç bana mutluluk vermiyor. Şu telefonu icat eden orospu çoçuğu graham bell’ in mezarına tüküreyim. Kim bilir anıt filan yapmışlardır ona, onun anıtına güvercinler pislesin. Sonra karlar kışlar bastırsın, kalıcı bir dekor olsun o pislikler. Ona yakışan da bu zaten.
Telefonu severim bazen, bir nebze de olsa. Özellikle telefonda güzel ve harika konuşan insanlarla konuşma imkanı verdiği için. İşte o insanlarla sadece telefonda konuşmak lazım. Bir kez yazıya döküldü mü masum cümleler, yazının o lanet olası soğuk doğası gereği taşlaşıyor kelimeler ve yaralıyor alıcıyı. Attığınız pamuk bir bakıyorsunuz karşınızda kanayan bir yüz yaratmış. Şu lanet olası Marck Zuckerberg denen namussuza da yılın adamı ödülü vermişler utanmadan. O orospu çocuğuna ton balığı konservesinden yapılmış tenekeden madalya bile fazla.
Güzel kızlar vardır, hani telefonunu verme konusunda çekinerek davranan, en az 20 seneden beri tanımadığı insanlara telefon numarasını vermeyen tipler. Bunlar genelde hotmail uzantili email adreslerini siz sormadan verirler, çünkü paylaşımları da o hotmail denen cehenneme giresice webtabanı mıdır nedir, işte oradaki notification larin yapaylığından öteye geçmez. Belki de ben geçemiyorumdur, şu lanet olası Türkiye de bir kızla çıkmadım daha, yurtdışında şişko mişko yapıyorduk bir şeyler. Sonuçta içi boş bir şey, bu kadar kovalamanın bir anlamı da yok zaten. Aslında sanıldığının veya göründüğünün aksine öyle cinsellik düşkünü birisi değilimdir, ama 25 senedir içtenlikle öpüşememek de bu dudakları sadece yemek yemek için kullanıyor olma duygusu uyandırıyor ve bu da rahatsız ediyor beni.
Fen lisesine gidebilseydim keşke, her şey çok daha başka olabilirdi. “İyi bak kendine” diyen annem telefonu kapattıktan sonra onu bir kez daha aramamaya karar verdim.
Ruhunu özgürleştir demişti ya bana emachine, bugünü kendime milat yapıyorum. Bundan sonra daha özgür bir dünya oluşturmaya gayret edecem kendime. 25 yıllık ömrümün çoğunda, beni mutlu etmesi gereken şeylere, mutsuzluk verici olaylara verdiğim kadar önem vermedim. Ve, sonuçta aynaya baktığımda ruhumu yansıtan bir çehre göremiyorum karşımda. Yanımdan geçerken bana bakanlar da, gizli bir ajandam olduğunu zannetti hep; çok yüksek çıtalar, çok kurnazca planlar yaptığımı, o nedenle böyle dalgın ve huzursuz olduğumu düşündüler çoğu zaman. Oysa ne çok derin ve zeki planlarım vardı, ne de gizli ajandam. Sadece huzursuzdum, huzursuz olarak ileride huzurlu olacağımı zannettim hep. Şu dersten AA alırsam, bu dersi drop edersem, şu işe girersem diyerek hayaller kurdum hep. Ama hayaller hep bir umut barındırır ya içinde, bir de hayata anlam katar, benim saçma hayallerimse umutlarımı hapsetti, o hayal gerçekleşene kadar bir başka şey düşünmemem gerektiğini, tüm hayatımı ilgili dersten AA aldıktan sonra kaldığı yerden devam ettirebileceğimi zannettim. Öyle yaşadım, öyle olması gerektiğini çok sorgulamadan yaşadım. Hiçbir zaman, içinde bulunduğum mutluluk verici anı yaşayamadım tam olarak. Kocaman bir gülümsemenin gölgesinde sarhoş olmanın tadına varamadım. Final dönemi gelip çatınca, çalışırken kullandığım müsvedde kağıtları sarıyordu bedenimi. Kağıt adam oluyordum, kütüphanede beni arayanlar bulamıyorlardı. Fosforlu kalemle boyadıkça parmaklarımı görünmez oluyordum. Bir yandan içimde sevme isteğinin yarattığı fırtına ve kurtulduğum ama kendimi hep içinde hissettiğim geçmiş zaman girdapları, kağıtları savuruyordu amansızca, kağıtların keskin hışırtıları sağır ediyordu kulağımı önce, sonra ıslanan kağıtlar yapışıyordu bedenime. Üşüyordum, üşümek değildi bana koyan, sonuna kadar üşüyüp hasta olmak sorun değildi. Belki de amansız hastalıkların pençesinde sürüklenecektim hastane sedyelerinde, hiç sorun değildi. Hep üşümek ve çabaladığım halde battaniye bulamamak, üşümeyi kabullenip artık harekete geçmeyecek kadar durgunlaşmak koyuyordu bana. Bu kadar şeye tuz biber eken bir şey var ki, benim geçmişimin ve dünyamın çoğunluğunkinden çok farklı olması ve bu nedenle frekans sorunları yaşayışım insanlarla. Çok farklı frekanslardaki seslerin harmoni oluşturması zaten beklenemez, bu saatten sonra çok farklı seslerle uyum aramaktan vazgeçtim. Davul ve piyano bir arada olamıyor işte. Ne kadar çabalasam çabalayayım, ne kadar saygı ve sevgi gösterilerinde bulunursam bulunayım, bazı insanlar beni silkemiyor, evet kelimenin tam anlamıyla bu. Edebiyat yapmaya hiç gerek yok, sik-le-mi-yor işte bu kadar basit. Bense bu yaşıma kadar hep o farklı frekanstaki insanlar beni siklesin diye çabaladım, olmadı, şu anki durumuma bakıyorum da, çok yıprandım, yıprattım kendimi. Saçım kalmadı kafamda, kendimi sevdirmek için espriler yaptım alay konusu oldum, işten bile atıldım. Bu yoğun mutsuzluk ve tatminsizlik, kendi kendime işkence edişim Amerika’ da da beni farklı şeylere yöneltti. O zaman geçmişe sünger çekip artık berrak bir zihin sunmalıyım insanlara. Öyle berrak olmalı ki zihnim, dibi görünen Akdeniz gibi insanlarda yüzme isteği uyandırmalı. Yaş, para, yakışıklılık artık umurumda değil. Hangi kızın bana bakıp, bütün kızların bakması veya bakmaması da. Kalan ömrümü, başım dik, mutlu, özgüvenli, geleceğe odaklanarak geçirmek benim hakkım değil mi?
Şunu fark ettim, yani hala fark edemedim açıkçası ama yaza yaza, kafama vura vura, beynime çaka çaka, kazıya kazıya hücrelerimin beynini oluşturan yapılara belki ölmeden önce doğru bir felsefe oluşturabilirim kendime. Petek’ in maili, bir kelimesine bile dokunmadan yazıyorum , “Ya pardon da ben seni dogru duzgun tanimiyorum bile,niye telefon numarami veriyorum ya da niye gorusuyoruz,anlamadim ki ben..”. Benim maillim de şöyleydi:” Petek, selam naber? numarani yollamadin bana, yollasana bir sakinca gormuyorsan, gorusuruz.”. “ogle yemegi yiyelim bir ara, mecidiyekoy taraflarindaysan, metroyla gelebilirim gerci esentepe ye, taksime filan da,”diye bir mail daha vardı ardından. Petek’ le finansbank mülakatında tanışmış sonrasında yemek yemiştik toplu olarak. Esra’ ya da çok değer verdim, sonuç ortada. E&Y daki arkadaşa erken çıkmasın diye senior ona bağırmasın diye uyarı yaptım, faydası olmadı, zararı oldu. Faydası olmuyor insanlara yaranmaya çalışmanın. İnsanlara yaranmamak lazım kesinlikle. Manager sormuş bu herif bizim şirkette mi çalışıyor diye asansörde onun kolunu çekiştirdiğim için. Bu işler böyle ben çözemedim. Kimseye yaranmaya çalışma, kimseye yazma, bunların benim kişisel , maddi, veya manevi gelişimime hiçbir katkısı olmadı. Tamamen zarar gördüm bu işlerden. Hiçkimseye hoş görünmek için yağcılık yapmamak gerekiyor. Dün toplantıda, Burcu’ nun elbisesi yakıyor demiştim ya, panodaki güneşe gerek yok diye. Bunun üzerine aldığım cevap, “yağcılık yapma” oldu. Toplantı sonrası Burcu’ ya sorduğum parti organizasyonunu nasıl yapabilirim’ e aldığım cevap da, “öğren de gel” oldu. Ve o toplantıda keyifli başlamış olan o toplantı bana zehir oldu, yüz ifadem mahvoldu o benim eşsiz depresif yüz halim yerleşti, asansörde de ses çıkınca “ben çıkıyım fazla olduysak” şeklinde kendimi bir orospu çocuğu olarak gördüm. Yani, yapmış olduğun iyilik, şirinlik vs. gibi şeyler hiçbir işe yaramıyor. Demek ki, şirin görünmeye çalıştıkça insanlara itici geliyorum. Asık suratlı olmalıyım demek değil bu, sadece biraz daha özgür bir ruhla, biraz daha kişilikli bir şekilde davranmak. Korkmamak kimseden, yaranmadan yılışmadan tutunabilmek. Bu kadar basit. Zor bir şey değil. Bunu yapmaya çalışacağım.
“Düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız. “ der Martin Luther King. Ben de öyle anarım sessizliğini, saygıyla ve tam yüreğimde. O sessizlik ki tüm kararmış zihinleri açan… Yanmış ormanları bereketlendiren, tıkalı damarları yeşerten… Huzur komasına girdiğim o eşsiz anlarda tarifsiz mutluluk kaplardı içimi. Hayatta olmanın olağanüstü güzelliğini tüm hücrelerimle duyardım. Bir lügattaki tüm güzel kelimelerden daha güzeldi o anlar, hala duyarım. Bu bitmesin diye zamanı durdurmak istediğim anlarda kaygılar buharlaşır, hüzünler terk ederdi şehri, güneş hiç olmadığı kadar aydınlatırdı bir yaprağın kılcal damarlarını. Sanıyorum ondan bu tahammülsüzlüğüm gürültüye, istenmeyen seslere. Sessizliğin, insan evladının duyabileceği en yüksek sesleri bastırmakla kalmıyordu, kulakları sağır eden yıldırımlar kadar kararlıydı aynı zamanda. O anlarda kainatın tüm kaynakları tek elde toplanıyordu, evet, dünyanın tüm kudreti, sessizliğinin yırtıcılığında hayat buluyordu. Sağır ve dilsiz olsaydım, sessizliğinin kimyasında çözülmeyecektim, en çok buna seviniyorum. Suskunluk değildi kesinlikle, tüm dillerde söylenebilecek en güzel kelimelerin dile gelmeden ifadesiydi susuşun. Yüzümde mukim donmuş hayalleri bir anda parçalayıp yenileriyle değiştiren sessizliğin… Daha çok zaman geçirmek isterdim seninle, hiç konuşmadan, sadece ruhuna bakarak doyamayacağımı bilsem de. Biliyor musun? Hala seninleyim, sessizliğin hala sersemletiyor beni, ilk öpüşmemde olduğu gibi, bir iki adım geri çekiliyorum yalpalayarak başım dönercesine her sessizliğini andığımda. Sadece güzel anılar hatırlanmaya değerdir, benim en değerli anım bu şu ana kadar. Anıları biriktirmiyorum aslında. Onları tekrar yaşıyorum; hiç bozulmayan, solmayacak olan tek şey belki de sahip olduğum.
Asansörün kapısının kapanmasını beklemeden sabırsızca 2. katın düğmesine bastı. Kapı 2-3 vuruştan sonra aniden yukarı yöneldi. Sanki içindeki adamın sabırsızlığını anlamış, hemen yukarı koyulmuştu. 2. kata yaklaşınca, adam sabırsızca kapıyı itti, ama asansörün ikinci kattaki önceden ayarlanmış konumuna oturmasını beklemeliydi, yine sabırsızlığı nedeniyle fazla güç harcamış, hayatla kavgasını cansız nesnelere yönlendirmişti, farkındaydı bu durumun. Ama içinde bir kıpırtı vardı yine de, hayatın güzel olduğunu çağıran, asansörün kapısının onun iyiliği için geç açıldığını fısıldayan. Asansörün her zamanki sesini geride bırakırken kapı anahtarını deliğe soktu. Birkaç derecelik bir oynamayla açtı kapıyı. Botunu paspas olarak kullanılan katlanmış eski havlunun üstünde sildi, çıkarıp serili gazetelerin üstüne koydu. Temizlik önemliydi onun için, sonuçta dünyada kapladığı çok sınırlı alanı temiz tutmak çok zor olmasa gerekti. Arkadaşlarına sövdü. Yine mutfakta bulaşıklar birikmiş, silinmemiş yağlar ocağı yurt edinmişti. Kaderine küfretti. İçinde yakınlarının ölümü hissi uyandığında hep şeytanı lanetlemesini istediği Allah’ ına da sövdü. Bazen yalvarıyor bazen sövüyordu Allah’ ına. Camı açtı temiz hava için. Hiç ağaç yoktu evin çevresinde, bir tek apartmanın önündeki saksılarda bodur, tüyü bitmemiş ağaçlar vardı. Kapattı pencereyi ilgi çekici bir şey göremeyince. Odasına girdi. Saatlerdir yemek yemediğini fark etti. Birazdan dışarı çıkıp bir şeyler yiyecekti. Gelincik Restaurant’ a giderdi büyük ihtimalle. Ev yemeği yapan başka yer bilmiyordu, biliyordu aslında ama en uygunu orasıydı. Evden çıktı, yolda gördüğü liselilere hiç liseli olmamış gibi baktı. Bir liselinin ne hissettiğini bilmiyordu, bir ilişkide ne hissedildiğini bilmiyordu. Umursamadı. Yoluna devam etti. Yokuşu bitirip ana caddeye gelince egzozdan rahatsız oldu, montunun altına giydiği tişörtünün yakasıyla burnunu kapadı. Etrafına baktı, kendisi gibi havadan rahatsız olan kimse yoktu. Belki de bu dünyada yaşamaya çok elverişli bir bünyesi yoktu. Bankaya gitti, bankadaki görevliye kredi kartı için geldiğini söyledi. Boş gözlerle baktı kadın ve bir kâğıdın belli yerlerine isim-soy isim-imza atmasını istedi. İsim-soy isim-imza bir bankada duymaya alışkın olduğu şeylerdi. Hayat yine her zamanki ağırlığıyla devam ediyordu. Kadınlarla arasındaki uzaklığı daha da artırmaktan başka bir işe yaramayan tavırlar gösteren gişedeki kadına iyi günler dilemeden çıktı bankadan. Bir arabanın dikiz aynasında gözüne baktı, çapak vardı. Doğuştan çirkin olduğunu düşündü. Çapağı temizledi. Yoluna devam etti. Daha ne kadar yol yürüyecekti bilmiyordu. Yaşamak mavi yaka bir işte çalışmak gibiydi. Ağaçlar, yollar, arabalar, üstü açık bir fabrikayı oluşturan öğelerdi. Yoldaki insanlar da hiç tanımadığı ve tanışamadığı çalışma arkadaşlarıydı. Çalışma arkadaşlarından dişi olanlar ona bir gün olsun kendini değerli hissettirmemişti. Hep bu fabrikanın fuzuli elemanı gibi hissettirirlerdi. Yaşamak maaş almadan çalışılan tek işti. Sigortası da yoktu, yasal mıydı? Adımlarını daha da hızlandırdı. Adımlarını hızlandırdıkça parasızlığın öfkesi artıyordu, yavaş da yürüyemiyordu. En iyisi hızlıca eve dönmekti. Ev arkadaşı selam verdi odasına tam girecekken. “Tanıştırayım” dedi adının Deniz olduğunu söylediği kızla. Burnunda hızma vardı. Hayatı yaşamayı biliyordu heralde. Normal insanlar mutlu olabiliyordu. “Bilkent’ teki arkadaşın mı” diye sordum Burak’a. Arkadaşı Burak’ın çapkınlığının farkında ve bundan hoşnut olarak onun gerçek bir erkek olduğunu ima etti, “Başka kimler tanıyorsun bakayım, hangi okullardan insanlar tanıyorsun?” dedi. Burak da “her okuldan birini tanıyorum” dedi. Herkes mutluydu, o hariç. Odama kapandım, onları tatlı tartışmalarıyla baş başa bıraktım. Yatağa uzandım, ağlamaklı oldum. Neden bazıları çok sevgi görürken bazıları hep sevgisiz kalır diye düşündüm. Kimden borç alabileceğimi düşündüm. 5-6 kişiye sormuş kimseden cevap alamamıştım. Gelecek ay paramı yettirecektim. İnsanlardan borç almam giderek zorlaşıyordu. Asgari ücret alıp sürekli sigara-bira içen ev arkadaşlarımdan birini düşündüm. Para bazılarına yetiyordu. Banaysa, “banana” düşüyordu hep ay sonlarında. Banana bile alacak param yoktu. Tekrar küfrettim. Şöyle bağırıp tüm dünyayı titretmek istedim. Camı açtım, bağırsam kimsenin oralı olmayacağını düşündüm. Vazgeçtim. Camı kapattım.
Tavırlarım davranışlarım o kadar değişken ki, o anki duygu durumuma göre. Bazen kendime muzaffer kumandanlar kadar güveniyorum, bazen de her gün öldürülme tehlikesiyle yaşayan transeksüeller kadar korkuyorum hayattan ve insanlardan. Bilinçaltımın 786 katman altında yer etmiş, belli belirsiz fark edebildiğim, çok iyi gizlenmiş hayallerimin yeni farkına varıyorum. Bu içinde bulunduğum yaşlarda, en somuta indirgenmiş ve kaba tabiriyle paranın benim için bir sorun olmayacağından o kadar emindim ki örneğin. Ve bu düşünceyi çimentodan çok daha güçlü karışımlarla kapladım yıllarca, ta ki kilometrelerce uzunluk girince bilinçaltım ve gerçekler arasına, işte yeni fark etmeye başlıyorum ki, bunca sene adeta dünyadan koparıp kutsallaştırdığım, en korunaklı şekillerde muhafaza edip mutlu olacağıma kendimi inandırdığım hayaller benden hesap soruyor artık. “Bunca sene bizi besledin, geliştirdin, şimdi kocaman olduk, artık daha fazla büyümeye gücümüz yok, ya bizi gerçekleştir, ya da bizi bu duvarlardan kurtar” diyorlar bana her gün ısrarla. Bir yandan bu koca hayallerle uğraşırken, bir yandan rüyalarımın kızlarını görüyorum gerçek hayatta. Ve hayallerim saldırganlaşmaya başlıyor, dayanılmaz uğultular oluyor kafamda, beynimin rasyonel tarafı bilinçaltımla kavgaya tutuşuyor, hızlı hareket ediyorum, kaçmak istiyorum kimselerin olmadığı yerlere. Bilinçaltımı temizlemek, anılarımı silmek istiyorum bazen. Anısız yaşamak istiyorum. Güzel anıları biriktirmek istemiyorum, hem devamı gelmiyor o anların hem de hep o güzel anların geleceği beklentisiyle yaşamak zorlaştırıyor yaşamımı. Düşünüyorum da, kişilikli olmak yapabileceğim en güzel şey. Kişilikli olmak evet, kişilikli olunca seviyor beni sevdiklerim. Dünyanın en tatlı, ve dünyada kendine en çok güvenen, seksi ve kadınsı kızı, ve dünyanın en sevimli, en karmaşık, en arayışta olan, en huzur veren, en sanatçı, en güzel felsefeler oluşturan, en güzel buharlı sütlü kahvesi, en çok rahatlatan, en güzel bakan, en hayatı güzelleştiren, en fotoğrafik, en seks kokan, en ilham veren kızı… : Seviyorum :
Bugün ilk defa oğlumla birlikte Avcılar Metrobüs durağına giden üst geçidin köşesinde durdum. Oğlum uyudu arabada, yüzünde sert plastikten şeffaf bir koruyucu vardı. İki elimde önce Med-life yazısını tuttum insanlar görsün diye, sonra raporları aldım elime. Raporlar kırmızı karton bir dosyanın içindeydi. Birçok rapr vardı gösterebileceğim, insanlar beni yanlış anlasın istemem kesinlikle. Zaten oğlum kan kanseri olduğu için her gün ölecek gibi oluyorum, ama dayanıyorum. Benim güçlü olmam gerekiyor, herkesten çok daha fazla üstelik. Kalabalık ilerliyor, onlarca insan geçiyor gözümün önünden. Karınca sürüleri gibiler adeta, çok azı farkediyor oğlumu. Dua ediyorum Allah’ ıma, duyar beni belki. Milyonlarca dua edilse de her gün, belki benim dualarım aradan sıyrılır diyorum, ve dualarıma devam ediyorum. Bir genç geri geliyor hızlıca önümden geçtikten sonra. Para bırakıyor bebek arabasının kenarına. Yaşlı bir teyze yanaşıyor, o da para uzatıyor bana. Raporlara bakmak istemiyor kimse, görsünler isterdim oysa. Bir doktor gelse, raporlara baksa, bir yanlışlık olduğunu söylese keşke. Allahım sen yardım et. Oğlum iyileşsin diye şimdi ölmeye razıyım gerçekten.
====Allah’ ım çocuğumun iyiliği için topluyorum bu paraları, hasta olmasa da insanlara böyle demek zorunda kaldım. Ne yapayım, herkes köşeyi döndü, ben hep böyle mi kalayım?====