Ruhunu özgürleştir demişti ya bana emachine, bugünü kendime milat yapıyorum. Bundan sonra daha özgür bir dünya oluşturmaya gayret edecem kendime. 25 yıllık ömrümün çoğunda, beni mutlu etmesi gereken şeylere, mutsuzluk verici olaylara verdiğim kadar önem vermedim. Ve, sonuçta aynaya baktığımda ruhumu yansıtan bir çehre göremiyorum karşımda. Yanımdan geçerken bana bakanlar da, gizli bir ajandam olduğunu zannetti hep; çok yüksek çıtalar, çok kurnazca planlar yaptığımı, o nedenle böyle dalgın ve huzursuz olduğumu düşündüler çoğu zaman. Oysa ne çok derin ve zeki planlarım vardı, ne de gizli ajandam. Sadece huzursuzdum, huzursuz olarak ileride huzurlu olacağımı zannettim hep. Şu dersten AA alırsam, bu dersi drop edersem, şu işe girersem diyerek hayaller kurdum hep. Ama hayaller hep bir umut barındırır ya içinde, bir de hayata anlam katar, benim saçma hayallerimse umutlarımı hapsetti, o hayal gerçekleşene kadar bir başka şey düşünmemem gerektiğini, tüm hayatımı ilgili dersten AA aldıktan sonra kaldığı yerden devam ettirebileceğimi zannettim. Öyle yaşadım, öyle olması gerektiğini çok sorgulamadan yaşadım. Hiçbir zaman, içinde bulunduğum mutluluk verici anı yaşayamadım tam olarak. Kocaman bir gülümsemenin gölgesinde sarhoş olmanın tadına varamadım. Final dönemi gelip çatınca, çalışırken kullandığım müsvedde kağıtları sarıyordu bedenimi. Kağıt adam oluyordum, kütüphanede beni arayanlar bulamıyorlardı. Fosforlu kalemle boyadıkça parmaklarımı görünmez oluyordum. Bir yandan içimde sevme isteğinin yarattığı fırtına ve kurtulduğum ama kendimi hep içinde hissettiğim geçmiş zaman girdapları, kağıtları savuruyordu amansızca, kağıtların keskin hışırtıları sağır ediyordu kulağımı önce, sonra ıslanan kağıtlar yapışıyordu bedenime. Üşüyordum, üşümek değildi bana koyan, sonuna kadar üşüyüp hasta olmak sorun değildi. Belki de amansız hastalıkların pençesinde sürüklenecektim hastane sedyelerinde, hiç sorun değildi. Hep üşümek ve çabaladığım halde battaniye bulamamak, üşümeyi kabullenip artık harekete geçmeyecek kadar durgunlaşmak koyuyordu bana. Bu kadar şeye tuz biber eken bir şey var ki, benim geçmişimin ve dünyamın çoğunluğunkinden çok farklı olması ve bu nedenle frekans sorunları yaşayışım insanlarla. Çok farklı frekanslardaki seslerin harmoni oluşturması zaten beklenemez, bu saatten sonra çok farklı seslerle uyum aramaktan vazgeçtim. Davul ve piyano bir arada olamıyor işte. Ne kadar çabalasam çabalayayım, ne kadar saygı ve sevgi gösterilerinde bulunursam bulunayım, bazı insanlar beni silkemiyor, evet kelimenin tam anlamıyla bu. Edebiyat yapmaya hiç gerek yok, sik-le-mi-yor işte bu kadar basit. Bense bu yaşıma kadar hep o farklı frekanstaki insanlar beni siklesin diye çabaladım, olmadı, şu anki durumuma bakıyorum da, çok yıprandım, yıprattım kendimi. Saçım kalmadı kafamda, kendimi sevdirmek için espriler yaptım alay konusu oldum, işten bile atıldım. Bu yoğun mutsuzluk ve tatminsizlik, kendi kendime işkence edişim Amerika’ da da beni farklı şeylere yöneltti. O zaman geçmişe sünger çekip artık berrak bir zihin sunmalıyım insanlara. Öyle berrak olmalı ki zihnim, dibi görünen Akdeniz gibi insanlarda yüzme isteği uyandırmalı. Yaş, para, yakışıklılık artık umurumda değil. Hangi kızın bana bakıp, bütün kızların bakması veya bakmaması da. Kalan ömrümü, başım dik, mutlu, özgüvenli, geleceğe odaklanarak geçirmek benim hakkım değil mi?
Şunu fark ettim, yani hala fark edemedim açıkçası ama yaza yaza, kafama vura vura, beynime çaka çaka, kazıya kazıya hücrelerimin beynini oluşturan yapılara belki ölmeden önce doğru bir felsefe oluşturabilirim kendime. Petek’ in maili, bir kelimesine bile dokunmadan yazıyorum , “Ya pardon da ben seni dogru duzgun tanimiyorum bile,niye telefon numarami veriyorum ya da niye gorusuyoruz,anlamadim ki ben..”. Benim maillim de şöyleydi:” Petek, selam naber? numarani yollamadin bana, yollasana bir sakinca gormuyorsan, gorusuruz.”. “ogle yemegi yiyelim bir ara, mecidiyekoy taraflarindaysan, metroyla gelebilirim gerci esentepe ye, taksime filan da,”diye bir mail daha vardı ardından. Petek’ le finansbank mülakatında tanışmış sonrasında yemek yemiştik toplu olarak. Esra’ ya da çok değer verdim, sonuç ortada. E&Y daki arkadaşa erken çıkmasın diye senior ona bağırmasın diye uyarı yaptım, faydası olmadı, zararı oldu. Faydası olmuyor insanlara yaranmaya çalışmanın. İnsanlara yaranmamak lazım kesinlikle. Manager sormuş bu herif bizim şirkette mi çalışıyor diye asansörde onun kolunu çekiştirdiğim için. Bu işler böyle ben çözemedim. Kimseye yaranmaya çalışma, kimseye yazma, bunların benim kişisel , maddi, veya manevi gelişimime hiçbir katkısı olmadı. Tamamen zarar gördüm bu işlerden. Hiçkimseye hoş görünmek için yağcılık yapmamak gerekiyor. Dün toplantıda, Burcu’ nun elbisesi yakıyor demiştim ya, panodaki güneşe gerek yok diye. Bunun üzerine aldığım cevap, “yağcılık yapma” oldu. Toplantı sonrası Burcu’ ya sorduğum parti organizasyonunu nasıl yapabilirim’ e aldığım cevap da, “öğren de gel” oldu. Ve o toplantıda keyifli başlamış olan o toplantı bana zehir oldu, yüz ifadem mahvoldu o benim eşsiz depresif yüz halim yerleşti, asansörde de ses çıkınca “ben çıkıyım fazla olduysak” şeklinde kendimi bir orospu çocuğu olarak gördüm. Yani, yapmış olduğun iyilik, şirinlik vs. gibi şeyler hiçbir işe yaramıyor. Demek ki, şirin görünmeye çalıştıkça insanlara itici geliyorum. Asık suratlı olmalıyım demek değil bu, sadece biraz daha özgür bir ruhla, biraz daha kişilikli bir şekilde davranmak. Korkmamak kimseden, yaranmadan yılışmadan tutunabilmek. Bu kadar basit. Zor bir şey değil. Bunu yapmaya çalışacağım.