Untitled
taşınma

Kısa bir zaman öncesine kadar başlarına bağladıkları türbana, vebalı bir bez parçası gözüyle bakıyordum. Çarşaflı kadınların saçlarını örten türbana Avrupalı olmayışımızın tek müsebbibi olarak görüyor ve türbancıları keskin bakışlarla amaçlarından – artık neydiyse amaçları– vazgeçirmeye çalışıyordum. Üsküdar Kısıklı Mahallesi’ nde geçirdiğim 1 ay süresince de karışık duygular içersindeydim. Bir taraftan namaz sonraları bana selam veren yaşlı amcaların cömertliği, öte yandan kediler için ortasından kesip içini su doldurduğum pet şişelerin sürekli çöpe atılması beni şaşırtıyordu. Bu insanlar hangisiydi? Kedilerin suyunu ve pilavını sürekli çöpe atan apartman yöneticisinin asistanı olan teyze kedilerin mikroplu olduğunu, çocukların da onlara dokunduğunu söylüyordu. Bu kabul edebileceğim bir şey değildi, neyse ki, toprağı eşeleyip bahçedeki biberlerine zarar verdiklerini söyleyince az da olsa kendime hakim olabildim. Başbakanın dediği gibi hepi topu 1 m2 lik bu türbanı, hayatlarımızın bu kadar merkezine koymamız şaşırttı beni.

Taşınma zamanı geldi, yeni mekânım Avcılar olacaktı. Sabahları yaptığım şınav ve mekikler olmasa, taşıyacağım yük bana illallah dedirtirdi. Neyse ki metrobüse kadar her şey yolunda gitti. Ütü masası, Ernst & Young sırt çantası, bavul ve takım elbisemden oluşan portföyüm! meraklı bakışların hedefi olsa da, ben sıradan olmayan bir durum yokmuş gibi davrandım. Metrobüsteki güvenlik görevlisiyse, araçlarda yük değil insan taşındığını söyleyince bayağı bir dil dökmek zorunda kaldım. Sağduyulu bir Türk genci, belli ki benimle empati kurdu, benim adıma görevlilerle konuşmaya başladı. Önce amir, sonra da denetim amiriyle konuştuktan ve başka seçeneğim olmadığını söyledikten sonra, metrobüse zarar vermemem tembihlenerek ücretimi ödemem sonrasında içeri alınmam uygun görüldü. O anda, bazı bakışların üzerime çevrilmesi anında, kendimi cumhur recep-tionına alınmayan sözüm ona cahil kadınlar gibi hissettim. Merdivenleri güç bela çıkıp metrobüse ulaşmaya çalışıyordum ki, Uzakdoğulu genç bir adam bavulumu bir ucundan tutmayı önerdi tüm güler yüzü ve samimiyetiyle. Arkasından baktım adamın belki bir iki saniye, gitarı vardı, insancıl tarafı vardı belli. Merdivenlerin sonuna varınca dinlenme ihtiyacı duydum, ta ki “Yolda bekleme yapma” deyinceye kadar bir Türk genci. O an şu ana kadar içimde biriken tüm nefreti kusmak istedim o adama, ama taşımam gereken yüklerim vardı, ve Şükrübey durağında bekleyen bir arkadaşım.

Bunu günlüğüme de yazdım, metrobüste Emachine le ayrı dünyalarda yaşamış olduğumu, ayrı dünyalarda yaşadığımı, ve ütü masamla göz göze geldikten sonra ayrı dünyalarda yaşayacağımı fark ettim. Tepki veya isyan değil hayır, ama bir kabul etme, sindirme duygusu kapladı içimi. Artık biliyordum ki, içtiğimiz sudan güldüğümüz şeylere, giyilen çoraptan telefon faturasına kadar akla gelebilecek her şeyimiz farklıydı onunla. Sadece rahatlama hissettim, durgunlaştım bir süre, beklentilerim ve hayallerim arasındaki makas kapandı bir miktar ve huzurla karışık bir kırgınlık duygusu kapladı içimi. Artık onun dünyasına bakıyorum uzaktan görebileceğim ve seçebileceğim kadarıyla, kendi dünyamı güzelleştirmeye çalışıyorum, yörüngelerimiz de farklı olsa da belki geçerken bir selam veririm diyorum görüş alanıma girerse. Sevmek değil karşılığı, çünkü her sevgide bir karşılık beklentisi vardır, benimki daha çok saygı ve şükür. Şükrediyorum ki onun dünyasını gördüm bir süre, ve benimle aynı dünyada yaşayan veya benim dünyamı ziyaret eden birileri hala var.